TuĞçE's profileblue angelPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    AyRıLık dA ßiTmeLi

     

     

    AyRıLık dA ßiTmeLi

    Ayrılmamız neyi değiştirecek, ayrılık yüreğimden silip
    atabilir mi seni derdin. Kimbilir..

    Bu sana son yazışım.
    Sözcüklere yüklemeye çalıştığım duygularım,
    beyaz kağıtların keskin kenarlarıyla nasıl da parçalanıyor böyle.
    İlk kez yazmak böyle zor, anlatmak bu kadar olanaksız.
    İçimde çağıldayan herşeyin, sana doğru aktığını duyupta bunu anlatamamak.. Ne acı.

    Oysa, seni her düşündüğümde, sesim, zamanın ve mekanın olmadığı görünmeyen
    ince ipeksi bir yolda ilerleyip kulaklarına akmadı mı.

    Her düşündüğümde seni, yapmam gereken sadece izlemekti.
    Ruhumun sana akışı, o hızlı ama bir o kadar yavaş, delice ama bir o kadar sakin,
    coşkuyla ama nasıl huzurlu bir çağlamaydı onların hepsi.
    Hemen duyardın, büyük kalabalıklarda, iki kişilik yalnızlıklarda,
    yada gözlerin maviliklere kilitlenmiş.. Duyardın.

    Hala duyuyorsun. Şimdi, şuan, seninle konuşurken, ruhunda geziniyorum yine.
    Baktığın yerden uzaklaşan bakışlarını, o kimselere hissettirmediğin
    bir anlık dalgınlığı, sadece anın yakaladığı o ince sızıyı.. Kapa gözlerini..

    Sen hep duyacak mısın beni, ben hep anlatacak mıyım. Bilmiyorum.

    Ama, madem ayrılanlar hala sevgili, ayrılanlar hala sevdalı, bu ayrılıkta bitmeli..

    Ayrılık.. Ne çok korkardık bu sözcüğe yüklenen anlamdan.
    Oysa şimdi anlıyorum ki, ayrılığın kendisi değil, ayrılmakmış asıl zor olan.
    Ayrılmayı başarana kadar yaşanılanlar, o kanatan acıtan korkulu bekleyişler..
    O kopuşu yaşamak, artık başka biri değil, sen olan o varlığı olduğu yerden çıkarmaya çalışmak,
    ağlayarak git artık içimden diyebilmek, ama daha derken pişman olup hayır kal ne olur diye yalvarmak..
    Ne kadar zordu mabel.. Öyle içimdeydin ki, seni ordan çıkarmak kendimi paramparça etmek demekti.

    Ayrılık.. O kanlı zafer.. Şimdi paylaştığımız işte bu.
    İçimizde o boşluğun büyük acısı yüzümüzde birbirimizin kanı var hala..

    Sevgilim,
    Sevgilim diyorum son kez sana. Bir daha demiyeceğimdendir bu, ve bir daha yazmayacağımdan.


    AyRıLık dA ßiTmeLi

    21 October

    Acılarımı Seviyorum

    Herhangi bir rüzgârın savrukluğuna takılıp bir toprak çatlağından içeri düşen ve yerinden çok memnun olan, küçük bir tohum düşünün. Sonra mevsim değişir… Toprağın rengi, dokusu, kokusu değişir ve kar yağar toprağın soğuk yüzüne. Kar suyu içer tohumun üşümüş bedeni. Bu üşümenin yerine, bedeninde anlam veremediği bir sıcaklık duymaya başlar. İçindeki bu sıcaklık onu yakıp kavurmaya başladığında, kabuğunu kırıp dışarı çıkmak ister. Ona kendi kabuğu artık dar gelmeye başlamıştır.  Rüzgâra, yağmura ve ışığa ne kadar hasret kaldığını anlar. Toprağa kök salmanın, dışarı çıkmanın, hayata yaprak açmanın artık vakti gelmiştir. Tabi bu kolay olmaz...  Dünyaya “Merhaba!” demek için kabuğunu kırması gerekir ama bu onun bedeninde dayanılmaz acılar ve sancılar duymasına neden olur. Canı yanar… O ana kadar hiç bilmediği, duyumsamadığı bir acı çeker kırılan bedeninde.

     

      İşte ilk acı, kırılganlık ve ilk umut toprağın ortasına sürgün vermeye başlamıştır.Tohum artık tohum olmaktan sıyrılır. Başka bir bedene bürünür ağrılı yüreği. Tohum, özünü ortaya koymuştur ve bilir ki bunu yapmanın tek yolu kabuğundan sıyrılabilmektir.

     

      Nihai tahlilde en hızlı tükenen ömür dediğimiz o sancılı döngüdür. Doğumun sancılı olgusuyla dünyaya gelen bedenler o sancıyı farkında olmadan hayatının her evresinde taşır. Acı, bedenin içersinde kök salmış ruhun orada sıkışıp kalmasını önler. Onu canlandırır, kamçılar, bir sonraki günün planını yaptırır... Ruhunu daha güçlü kılar. Acı yoksa sessizleşir ruh. Öyle uykuyla uyanıklık arası aptallaşan bir hayat başlar. Varlığını yitirir ve varlığını yitirenin özünü bulması artık imkânsızdır. Acı özünüze inmenizi sağlar… Oradaki fırtınaları, kırılganlıkları, yangınları dışa vurur…

     

      Acıdır sizi büyüten, girdaplara sürükleyen, konforunuzu ve rahatını bozup sizi hayatın içine çeken... Sonra sizi varlığınızdan alıp özünüze kavuşturan yine acıdır. Tıpkı bir tohumum kendi fidesinden ve kendi bedeni olan kabuğundan ayrılırken varlığını gözden çıkarması gibi.

     

      Çevremdeki herkes “Mutsuzum, dayanamayacağım kadar canım yanıyor.” feryatlarında, oysa acılarınızdır ve acılarımızdır bizi özümüzün saklı bahçelerine kavuşturan.

     

      Acılarınızın sizi özünüze kavuşturması dileğiyle…

     

     


    GİTTİN...

    Bir kaç kırıntısı yansır

    sensizlikte, geçmiş anın düşlerime

    Vurur izlerini pişmanlık yüreğime

    Küfürleri yankılatır dudaklarım

    hayatın karmaşıklığına hitaben

    En ucuz hayatı satın almış ruhum

    Duygularını gömmüş bedenimle

    şlerin içine ruhum

    Kendimi bir anda boşlukta buldum,

    sen habersizce gidince ben de karanlıkta kayboldum...

    Uykudan arta kalan zamanda

    yalnız sokakları dolanıp sesini aradım

    ama bulamadım hiç bir dudakta...

    ...Çay bahçesindeki boş masalar gibiyim,

    yok yaşanan hayat çizgileri

    ellerimin arasında sevdiğimin

    Her çift bana derin yaralarımı hatırlatıyor,

    her gülümseme bana ağlamaktan kuruyan

    gözlerimi hatırlatıyor

    ve her geçen zaman bana cehennemi tattırıyor...

    Çocuklar gibi yitirdim kendimi,

    kaybettim ellerimin arasından seni

    Gittin, bu yerlerde yaşaması daha da zor artık sensiz

    Sensiz her gün cehennem takvimlerinden kopuyor

    Gittin, geçmiş sırtımda hep, ruhumu sıcak tutması için

    Ben kendimi sende bulduğum yerlerdeyim

    hatıraları tazelemek için

    Gittin, sana daha doyamadan yalnızlığa bıraktın beni

    Gittin ama beni tanımadan, sana dokunamadan gittin,

    bir anlık korkaklığımdan faydalanıp sessiz sessiz

    Artık seni beklemiyorum dönersin diye...

    Artık kimseyi de sen sanıp aldanmıyorum,

    bıktım seni sever gibi başkalarına dokunmaktan

    Zaman eskimiş ruhumda, zaman artık yok benim için

    Gittin, ben ölmeden ölümü tattım senle

    Gittin ya artık bir anlamı yok bende inancın, Tanrı'nın

    ne de şeytanın

    Yüreğimde çocukça inatlaşan bir isyan var herşeye

    umutsuz, yarınsız ve de sensiz

    ama geçmişe sarılı bir şekilde

    Sen gittin, gittiğin yerlerden bana ölümü gönderdin

    seni unutayım diye ama unutmayacağım işte...

    16 October

    SEN HİÇ SENİ SEVDİN Mİ?

    Sen hiç seni sevdin mi?

    Özledin mi kendini?

    Adını andığında -titrek- kelimeler düştümü dilinden?

    Sensizliğin yalnızlığına -tek- başına katlandın mı hiç?

    Hasreti yüreğinde acıyı -bedeninde- adını dilinde hissettin mi ?

    Tek bir gülüşün için ömür boyu -ağlamayı- göze aldın mı hiç?

    Yanıbaşında olduğun halde aslında senden -çok uzakta- olduğunu anlayınca kahroldun mu hiç?

    Seni  başkasıyla gördüğünde yüreğinden -kırmızı gözyaşları- akarken mutluluk rolü yaptın mı?

    Aynaya her baktığında hayatını sana adamış -gönüllü- bir köle gördü mü gözlerin?

    Herkesin duymasından korkup -zifiri odalarda- hıçkırıklarını attın mı yüreğine?

    Sen yokken; gülü koparılmış bir diken, sabahı olmayan bir gece,-vuslatı-olmayan

    bir özlem olduğunu anladın mı?

    Sen varken; bin ömrün bir an’a bir damlanın bin -denize eşdeğer olduğunu farkettin mi?

    Peki Sen Hiç Seni Sevdin mi?

    Özledin mi Kendini?

    Sen Asla Seni Sevemezsin…

    ÇÜNKÜ SEN BEN DEĞİLSİN….

    Ben Bir Denizim...

    Bilemedim…

     

    Hava hayli sıcak…

    Bir buğday tarlasında sele serpe uzanıyoruz, yan yana…

    Gökyüzü gümüş rengi…

    Başaklar düşlediğin sarı, hepsi olgunlaşmış…

    Bir tılsımlı şarkı söylüyorlar bize,

    Duyuyor musun?

     

    Haklıydın, ben korkular ülkesinden gelmiştim…

    Yüreğim her gün biraz daha korkuyla kaplanırken

    Senden uzak…

    Yapayalnız…

    Bu yürek sevgiye o kadar açtı,  o kadar yalnız…

    Bilemedim…

    Hangi şarkılarla, hangi mısralarla sevilir bir adam…

    Bilemedim…

     

    Bir adam beni bu denli derin, bu denli ağır, bu denli tuhaf sevmedi…

    İçimin derinliklerinde hissettiğim bu soluk sana mı ait?

    Tenime dokunan, her dokunduğunda irkildiğim…

    Bir yokluğa alışkındım yıllardır…

    O yokluğu keşfetmekle ömür geçirdiğim…

    Sen miydin o, yoksa tanrısal bir dokunuş muydu seni sevmişliğim…

    Bilemedim…

     

    Meğer sevilince daha çok içi acırmış insanın…

    Aşk…

    Sevilen olmak…

    Ben hep sevince canım yanar sanırdım…

    Ama sevilen olmak ne kadar da ağırmış…

    Bilemedim…

     

    Yanımdasın, yanı başımda…

    Üstümüzde gökyüzü, altımızda toprağın serinliği…

    Buğday başaklarının sesi eşlik ediyor sevdamıza…

    Duyuyor musun?

    Bir gözyaşı süzülüyor yanağımdan…

    Sevilmek ne kadar büyük bir ağrıymış Yarabbi!

    Ne kadar büyük bir yükmüş omuzlarımda…

    Güçsüz ve incecik omuzlarıma yüklediğin bu aşk…

    Verdiğin bu armağan…

    Taşıyabilir miyim onu Yarabbi…

    Taşıyabilir miyim onu…

    Taşıyabilir miyim onu…

    Taşıyabilir miyim?

    Bilemedim…

    bir gün uğrarsan düşlerimdeki kente beni bulamayacaksın ve ben yokluğunun aşığıyım artık.......

     

     

    Masum bir melek gibi uyuyordun dün gece. Dışarıda birden anlamsız bir rüzgar fırtınası çıktı. Balkon kapısını kapatmak için kalktım ve sen açtın gözlerini bana.en çok sevdiğin yeşil tişörtün vardı gene üzerinde terler içinde kalmıştın..uzun bi aradan sonra düşler ülkeme girmeyi başarmıştın..

     

    Şimdi gözlerimde yağmur yüreğimde hüzün var

    Nereye baksam her yer senle dolu

    Beynim bütün işlevlerini unutup sadece seni düşünmekle programlanmış gibi

    Sadece sen

    Her şeyi düşünüyorum, her ayrıntıyı her sözü her cümleyi, her gülüşü her gözyaşını düşünüyorum

    Düşündükçe dahada bi artıyo yüreğimdeki sızı

    Bütün isyanlarımı savuruyorum neden diyorum hep neden

    Ben böyle severken neden

    Hep uzattım elimi sana ama her defasında boşluğa düştü o el

    Sen uzaktın bana hep uzakları özledin

    Aynı yastığı paylaşırken bile uzaktı düşlerin

    Oysa ben hep seni düşledim… sen arkanı dönüp yattığında hiç haberin olmadan saatlerce seni izlerdim ve dualarım eksik olmazdı dilimden

    Gözyaşlarım hep yastığımla dost olmuştu, ama ben yinede hep seni düşler ve yanımdayken bile seni özlerdim.

    Her halini ezbere bilirdim

    Her sabah gözlerimi açtığımda yanımda sen varsan bugune şükrederdim

    İşe geç kalmayasın diye daha erken kurardım saati. Elbiselerini hep önceden ütülerdim, ne giyeceğine karar veremez bana sen seç derdin.

    Uyandırmaya kıyamazdım seni hififçe saçlarını okşar ‘hadi hayatım kalk’derdim. Öyle çok isterdimki yanağına bi öpücük kondurmayı sen çok kızardın ve ben korkar öpemezdim.

    Küçük yaramaz bi çocuk gibi nazlanırdın, kollarıma koyardın başını birazcık daha uyuyacağım deyip kapardın gözlerini. Veben öyle mutlu olurdum ki oanda rabbime teşekkür ederdim. Her sabah biraz bahçede oturup küçük kara kediyi severdin. Veben için için ağlardım. Nolur allahım nolur benide bu kadarcıkta olsa sevsin derdim. Ama sen sevmezdin

    Sen o uzun köşeyi dönene kadar ben bakardım ardından ve bir el sallayıp kaybolurdun.

    Bütün gün seni düşlerdim ve sen uzakları düşlerdin.

    Akşam işten dönüşünü bahçede beklerdim. Saatler geçerdi sen gelmezdin. Yabi arkadaşında olurdun yada bi akrabanda

    Ama ben hep seni beklerdim.

    Hava kararmaya başlayınca sen görünürdün köşe başında. Ben bi telaş bi heyecan , hemen penceredeki yansımama bakıp üstümü başımı düzeltirdim. Hep aynı heyecanla severdim seni.

    Her gelişinde boynuna atlamak isterdim ama sen uzakları düşlerdin ben yine başımı önüme eğip allah’ım derdim. Nolur allahım nolur.

    Sen her bahçe kapısından çıktığında dört tane sahipsiz köpek dolanırdı ayaklarına. Onlarda sevgi beklerdi senden ve sen onlarıda severdim. Yine benim içim giderdi.

    Halbuki bende onlar kadar yalnız, onlar kadar sahipsiz, sevgisizdim. Saatler geçmek bilmezdi akşamları müzik dinlerdim, çayımı demlerdim bide sigaram varsa mutlu ederdi bunlar beni ve seni kağıda dökerdim. Hiç önemsemediğin şiirlerimi yazardım sana. Nasıl sevdiğim yazardı o şiirlerde, yüzüne söyleyemezdim çünkü sen uzakları düşlerdin. Söyleyeceğim zamanlarda sırtını dönüp kapatırdın gözlerini ve ben içimdeki yangınları dindiremezdim.gözlerime baksan anlıcaktın seni nasıl sevdiğimi ama yüzüme bile bakmazdın.

    Uzaklara bakardı hep gözlerin

    Beni böyle sahipsiz beni böyle vatansız, beni böyle sevgisiz bırakıp hep uzakları düşlerdin

    Veben hep seni düşlerdim bigün derdim bigün. Dilimden duamı hiç düşürmezdim. Yüreğimden sevgimi hiç eksiltmezdim

    Bigün derdim

    Ama o bigün hiç olmadı ellerin kayıp gitti avuçlarımdan başka ellere

    ARTIK ZAMANLAR'IN MAVİSİNE...

    ARTIK ZAMANLAR'IN MAVİSİNE...

    15/10/2007 - Ayrılık Gelmeden Git Sen...

     

     

     

     

    Ayrılık Gelmeden Git Sen

    kimsesiz bir gökyüzüne
    lâl bir dilin tüm sesiyle haykırması kadar sağır,
    karanlık sularda,bir âmânın gözlerini araması kadar kör;
    yani anlamsızlığa yeni anlamlar yükler gibi
    yalnızca yalnızlığa anlatıyorum kendimi…
    çıkmaza düşmüş şiirlerin koynunda
    bir uzun yol oluyor kalemden süzülen her harf
    her hece aklımın kabristanlarında yankılanan
    sahipsiz bir ölüm çığlığı,
    masumiyeti sesimde eskiyen…
    ve dudaklarımın ucunda bitmek bilmeyen acılı tiryakilikler
    ve sonrasızlığın deminde keder dökülüyor kağıtlara
    hâsılı aşk; ölü doğmuş bir çocuk şimdi
    yüreğimin sevda çukurlarında…
    hadi yâr kendini al gecelerimden
    al ve git!
    zaten bir uzak düştü benimki;
    ertelenmiş zamanlarda resmedilirken mavinin imkansızlığı,
    şiirler nice sevdaya küs bakış hüküm giymişken,
    ezbersiz acılar eşliğinde gözlerinde tükenmek
    ve ölebilmek kirpiklerinin iz düşümünde
    hani meçhul bir izbede seninle el ele…!
    oysa mutluluğu çoktan rehin bıraktım ben
    bilmem hangi şehrin emanetçisinde
    ve senden habersiz,
    adından acılar türetiyorum şimdilerde…
    dilimin ucuna geliyorsun bir zaman
    yaşamak soruyorsun!
    yaşamak; kör bir sancıdır sol yanımda,
    dönüşsüz bir türkünün kambur sesinde yitip giden…!
    ve dinledikçe kendimi,
    kâbus olup büyür geceler karanlığın uğultulu yollarında…
    ben kaçmak isterken her şeyden
    gözlerin adına kendime sefer üstüne sefer eylerim.
    sana çok benzeyen bir şehir olur geçtiğim her yer
    her yer öylece uzar gider içinde gözlerimin
    ve bizden çok uzakta
    mevsim çömezi bir haziran
    sonbahara uyanır şehr-i İstanbul,
    gözlerinde bir mavi yangın
    ve saçlarından dökülür martılar
    Üsküdar’da pasaklı bir deniz kızının
    sâhi martılar diyordu bir şair:
    “martılar ki sokak çocuklarıdır denizin”
    yani öylesi kimsesiz ve unutulmuş
    yani morarmış kanatlarında münzevi bir hayat taşıyan
    sonrası geç kalmış yaşanmışlıklarda
    bulutsuzluğa prangalı bir çift yağmur damlası,
    yağmasın diye kulelerde saklanan..!

    işte böyle “can” dediğim:
    yetim çocuklar hüznünde
    kâhır yüklü gölgeme
    çokça sahiplik etmişken bedenim,
    yorgunluğun kıyısında
    hüzün olup işlenmişim ömür gergefine…
    çapulcu dillerin nazarında
    sevdaya zûl libaslar giyinen,
    uğursuzluk alâmeti koca bir hiç’miş adım…
    ötesi yok!
    gurbet yokuşu ağlamalar pazarında
    iki damla gözyaşıymış bedelim
    ve soyunup benliğimden
    elem üstüne elem giyinmiş
    sana pervane yüreğim
    gözlerimde gözlerini ateş bilip yanmışım öylece
    hiç ses etmemişim
    meğer ne çok kedermiş
    gözlerinin içinde tutuklu kalmak..!
    lâkin sevmişim işte
    her şeyden ve herkesten öte
    sadece sevmişim seni…
    ama sen kendini sök düşlerimden
    sök ve git şimdi!
    yolların koynunda
    başımı yaslayıp ölümün yamacına
    bunca acıyla yoldaş olmuşken ben
    sen kaç benim kalabalığımdan
    ve bir intiharın şafağında
    sesini sil şiirlerimden
    olmasın dönüşü gittiğin yolun
    kalemi kırılmış gelişlerin hükmünde
    sonsuz bir gidişle
    unutmalara aç yüreğini,
    yüreğini toparla yüreğimden
    cellat bayramı asılışlarda
    nasırlı urganlar kuşanmış şiirlerde seyreyle yüzümü
    ve zamana not düşsün akreple yelkovan
    yüzün kalbimin ortasında
    yalnızlık yazgısı yemin olsun
    ki belki arınıp mezar kalabalıklardan
    ben yine ben olurum…!
    yağmurlu bir gökyüzü akşamı
    hani olur ya!
    düş yorgunu bir martı gelir de hatırlatırsa beni
    “ziyan ömürler kucağında
    kendine has ölümler büyüten
    bir deli çocuktu” dersin…
    hadi git şimdi
    git ki gözlerine “ayrılık” değmesin…!

    SEN GİTTİN YA...

     

     

    SEN GİTTİN YA...

     

    Sen gittin ya,

    Düştüm en derin dipsiz kuyulara...

    Gözyaşlarımı sattım yağmura...

    Uykumu haşarı çocuklara...

    Ve umudumu karanlıklara...

     

    Sen gittin ya,

    Güneşi darağacına astım...

    Hayallerimi kaldırdım,tozlu raflara...

    Özlemlerimi ateşe verdim,bir kibrit kabında...

     

    Sen gittin ya,

    Kapattım maziyi kör sandıklara...

    Saçlarımı kestim tek tek makasla...

    Kalbimin anahtarını attım uçurumlara...

     

    Sen gittin ya,

    Azad ettim gönlümdeki güvercinleri...

    Hani gittin ya,

    Pembeler eski pembe,maviler eski mavi değil artık...

     

    BÜTÜN SUÇ YAĞMURUN,O YAĞDI BEN ÖZLEDİM...

    « Önceki | Sonraki »

    16/10/2007

    BÜTÜN SUÇ YAĞMURUN,O YAĞDI BEN ÖZLEDİM...

     

     

     

    Yağmur yağıyor hem de çok yağıyor...
    Yaşadığım şehirde tam da şu anda...
    Bardaktan boşalırcasına,parçalanırcasına,deli gibi...
    Dinledim,epey bir dinledim...
    Ben de şimdilerde birçok insan gibi hep eskileri özler oldum...
    Ama şimdi durduk yere yağmur hatırlattı bana bunları...
    Hiç köyde yaşamışlığım yoktur,hep şehir de yaşamışımdır...
    Fakat köyü arada bir de olsa 10-15 günlüğüne ya da bayramlarda da

    olsa tanımışlığım,havasını solumuşluğum vardır...
    Ben daha çok yaz tatillerinde yayla da anneannemin yanında olurdum...
    Köyler yazları insizleşirdi,genelde herkes yaylaya çıkardı...
    Yaylaya çıktıklarında köyü,köylerinde yaylayı özlerdiler...
    Güzeldir köyler,insanlar güzeldir oralarda...
    Gözleri bile bir güzel bakar...
    Yolda izde şehirlerde ki gibi sanki aybaşını getirememiş memurun,bakkaldan,
    manavdan köşe bucak kaçıp saklanması gibi kaçmazlar kimseden...
    Aksine sarıldılar mı insana,sadakat fışkırır sanki her yanlarından...
    Havası,suyu herşeyi bir başka mutluluk verir insana...
    Yağmur depreştirdi ben de bu duyguları...
    Yağmur yağdığı zaman köy de olacaksın...
    Köyün işini,gücünü kimse sevmez ama yaşamına tutulan kolay kolay bırakamaz...
    Yağmur yağdığı zaman,üzeri sacla örtülü bir evde olacaksın...
    Yağdıkça yağmur sacın üstüne,pıt pıt diye damlalar damladıkça sanki

    ahenkli bir müzik dinler gibi insan huzurun en güzelini bulurdu...
    Çok severek dinlerdim...
    O esnada bir de güzel çay demleyeceksin...
    Camın önüne sandalyeni çekip,hem çayını yudumlayıp,hem yağmura

    minnettar olup hem de karşıda ki yemyeşil dağları seyredeceksin...
    Ahhh öyle özler oldum ki...
    Yazarken bile insanın burnunda tütüyor o dağlar...
    Gözünü sevdiğimin güneşi de bir başka...
    Tahta evde,sımsıcak,riyasız insanlarla akşamdan kalma derin bir

    sohbetin,derin bir huzurun ardından uyumak...
    Ve sabah karşı dağlardan doğayım mı,doğmayayım mı diye nazlanan fakat sistemin
    emrettiği üzere doğmak zorunda olan altın küre...
    Mis gibi oksijen ciğerlere dolarken,tahta evin tahtalarının arasından

    odaya sızan ışın şeklinde güneş ışıkları...
    İnsanın gülen bir yüzle,mutluluktan çarpan bir kalple uyanmasına sebep olurdu...
    Bu mutluluğu tatmak için de muhakkak tahta bir evde uyuyacaksın...
    Büyüklerimiz derdi ki; beton evde yatan sabah hasarlı kalkar ama

    tahta evde yatan ölü bile olsa canlanır sabaha...
    Sabah uyanınca yüzünü buz gibi suyla yıkamak ama musluktan akan su ile değil...
    Küçük bir göl ya da tertemiz bir dere kenarında...
    Ardından yine güzel bir çay,kısıtlı sofralarda herşeyin sanki bal gibi yenilmesi...
    Sonra yemyeşil dağlar ile mavi gökyüzünün tam da kesiştiği noktadan

    akarmış gibi görünen şelale...
    Dağlardan aşağıya akardı,köpük köpük...
    Ormanlık arazide mis gibi çilek kokuları arasında çilek toplamak...
    Öğleyin buz gibi soğuk ayran,üzerinde hala dumanı tüten köy fırınında pişmiş sıcak ekmek ve taze tereyağı...
    Yeme de yanında yat,başka birşey aramaz insan...
    Sonrasında serander'e çıkılıp,gizliden içilen sigaralar...
    Yangın tehlikesine karşı,itfaiyeden bile dikkatli davranılması...
    İkindiye doğru otlaklarda otlayan hayvanları nazlatma merasimi...
    Ayy sen sarıkız mısın,ayy sen kınalı mısın diye diye,hayvanların daha bir otlayası gelir...
    Birçoğunun alnında koskocaman bütün alınlarını kaplayan bir mavi nazarlık...
    Boğazlarında küçük ziller,renkli boncuklar,sanırsın ki otladıkdan sonra düğüne gidecekler...
    Sonra akşama yakın mümkünse tek başına tepede oturup,koskoca
    varlığını yokluğa dönüştürmek üzere iki dağın arasında sancılar içinde batan güneşi seyretme...
    O kızıllık...

     

    Dudaklarda bir türkü...
    ''Ben seni sevduğumi da dünyalara bildirdum,
    Ben seni sevduğumi da dünyalara bildirdum,
    Endurdun kaşlarıni babani babani mi eldurdum''

     

    Eskilerin deyimiyle cigaradan derin bir nefes çekmek...
    Huzurla harmanlanmış bir yürekle hayata atılan küçük sitemler...
    Sonra kalkıp usulca,yavaş yavaş adımlarla yürümek,güzel sohbetler eşliğinde geçecek bir akşama merhaba demeye...
    Geçtiğiniz yerlerde her bir adımda bir sukünet,bir derin huzur,bir çocuk kalbi...
    Akşam gidip çeşmeden su almak ama çeşme başında sevdalık eden kızları rahatsız etmeden...
    Şehir insanının belki de hiçbir zaman bulamayacağı tertemiz sevdalara dokunmadan...
    Sonra akşam mısır ekmeği ile yenilen süzme yoğurt...
    Ardından kendini dışarıya atmak,ay'ın aydınlattığı turkuaz gecede kollarını başının altına yastık yaparak milyonlarca yıldızı seyretmek..
    Ahhh yağmur ahh sen bu akşam bu şehre bu kadar yağmasaydın ben

    de bu kadar özlemeyecektim köyleri,güneşi,şelaleyi,otlayan inekleri,kaçamak içilen sigaraları,sanki kaburgalarımı kıracak gibi candan sarılan insanları,yıldızları...
    Yağmur sen bu akşam bu kadar yağmasaydın,ben bu kadar özlemeyecektim...

     

    Bu yazıyı okurken mümkünse eğer,rahmetli Kazım Koyuncu ve Şevval Sam'ın birlikte söylemiş
    oldukları ''Ben seni sevduğumu'' adlı türküyü dinlerseniz...
    Belki kendinizi oralarda hissedersiniz benim gibi...