|
|
21 October
|
Herhangi bir rüzgârın savrukluğuna takılıp bir toprak çatlağından içeri düşen ve yerinden çok memnun olan, küçük bir tohum düşünün. Sonra mevsim değişir… Toprağın rengi, dokusu, kokusu değişir ve kar yağar toprağın soğuk yüzüne. Kar suyu içer tohumun üşümüş bedeni. Bu üşümenin yerine, bedeninde anlam veremediği bir sıcaklık duymaya başlar. İçindeki bu sıcaklık onu yakıp kavurmaya başladığında, kabuğunu kırıp dışarı çıkmak ister. Ona kendi kabuğu artık dar gelmeye başlamıştır. Rüzgâra, yağmura ve ışığa ne kadar hasret kaldığını anlar. Toprağa kök salmanın, dışarı çıkmanın, hayata yaprak açmanın artık vakti gelmiştir. Tabi bu kolay olmaz... Dünyaya “Merhaba!” demek için kabuğunu kırması gerekir ama bu onun bedeninde dayanılmaz acılar ve sancılar duymasına neden olur. Canı yanar… O ana kadar hiç bilmediği, duyumsamadığı bir acı çeker kırılan bedeninde.
İşte ilk acı, kırılganlık ve ilk umut toprağın ortasına sürgün vermeye başlamıştır.Tohum artık tohum olmaktan sıyrılır. Başka bir bedene bürünür ağrılı yüreği. Tohum, özünü ortaya koymuştur ve bilir ki bunu yapmanın tek yolu kabuğundan sıyrılabilmektir.
Nihai tahlilde en hızlı tükenen ömür dediğimiz o sancılı döngüdür. Doğumun sancılı olgusuyla dünyaya gelen bedenler o sancıyı farkında olmadan hayatının her evresinde taşır. Acı, bedenin içersinde kök salmış ruhun orada sıkışıp kalmasını önler. Onu canlandırır, kamçılar, bir sonraki günün planını yaptırır... Ruhunu daha güçlü kılar. Acı yoksa sessizleşir ruh. Öyle uykuyla uyanıklık arası aptallaşan bir hayat başlar. Varlığını yitirir ve varlığını yitirenin özünü bulması artık imkânsızdır. Acı özünüze inmenizi sağlar… Oradaki fırtınaları, kırılganlıkları, yangınları dışa vurur…
Acıdır sizi büyüten, girdaplara sürükleyen, konforunuzu ve rahatını bozup sizi hayatın içine çeken... Sonra sizi varlığınızdan alıp özünüze kavuşturan yine acıdır. Tıpkı bir tohumum kendi fidesinden ve kendi bedeni olan kabuğundan ayrılırken varlığını gözden çıkarması gibi.
Çevremdeki herkes “Mutsuzum, dayanamayacağım kadar canım yanıyor.” feryatlarında, oysa acılarınızdır ve acılarımızdır bizi özümüzün saklı bahçelerine kavuşturan.
Acılarınızın sizi özünüze kavuşturması dileğiyle…
|
|
Bir kaç kırıntısı yansır
sensizlikte, geçmiş anın düşlerime
Vurur izlerini pişmanlık yüreğime
Küfürleri yankılatır dudaklarım
hayatın karmaşıklığına hitaben
En ucuz hayatı satın almış ruhum
Duygularını gömmüş bedenimle
düşlerin içine ruhum
Kendimi bir anda boşlukta buldum,
sen habersizce gidince ben de karanlıkta kayboldum...
Uykudan arta kalan zamanda
yalnız sokakları dolanıp sesini aradım
ama bulamadım hiç bir dudakta...
...Çay bahçesindeki boş masalar gibiyim,
yok yaşanan hayat çizgileri
ellerimin arasında sevdiğimin
Her çift bana derin yaralarımı hatırlatıyor,
her gülümseme bana ağlamaktan kuruyan
gözlerimi hatırlatıyor
ve her geçen zaman bana cehennemi tattırıyor...
Çocuklar gibi yitirdim kendimi,
kaybettim ellerimin arasından seni
Gittin, bu yerlerde yaşaması daha da zor artık sensiz
Sensiz her gün cehennem takvimlerinden kopuyor
Gittin, geçmiş sırtımda hep, ruhumu sıcak tutması için
Ben kendimi sende bulduğum yerlerdeyim
hatıraları tazelemek için
Gittin, sana daha doyamadan yalnızlığa bıraktın beni
Gittin ama beni tanımadan, sana dokunamadan gittin,
bir anlık korkaklığımdan faydalanıp sessiz sessiz
Artık seni beklemiyorum dönersin diye...
Artık kimseyi de sen sanıp aldanmıyorum,
bıktım seni sever gibi başkalarına dokunmaktan
Zaman eskimiş ruhumda, zaman artık yok benim için
Gittin, ben ölmeden ölümü tattım senle
Gittin ya artık bir anlamı yok bende inancın, Tanrı'nın
ne de şeytanın
Yüreğimde çocukça inatlaşan bir isyan var herşeye
umutsuz, yarınsız ve de sensiz
ama geçmişe sarılı bir şekilde
Sen gittin, gittiğin yerlerden bana ölümü gönderdin
seni unutayım diye ama unutmayacağım işte... 16 October
Sen hiç seni sevdin mi?
Özledin mi kendini?
Adını andığında -titrek- kelimeler düştümü dilinden?
Sensizliğin yalnızlığına -tek- başına katlandın mı hiç?
Hasreti yüreğinde acıyı -bedeninde- adını dilinde hissettin mi ?
Tek bir gülüşün için ömür boyu -ağlamayı- göze aldın mı hiç?
Yanıbaşında olduğun halde aslında senden -çok uzakta- olduğunu anlayınca kahroldun mu hiç?
Seni başkasıyla gördüğünde yüreğinden -kırmızı gözyaşları- akarken mutluluk rolü yaptın mı?
Aynaya her baktığında hayatını sana adamış -gönüllü- bir köle gördü mü gözlerin?
Herkesin duymasından korkup -zifiri odalarda- hıçkırıklarını attın mı yüreğine?
Sen yokken; gülü koparılmış bir diken, sabahı olmayan bir gece,-vuslatı-olmayan
bir özlem olduğunu anladın mı?
Sen varken; bin ömrün bir an’a bir damlanın bin -denize eşdeğer olduğunu farkettin mi?
Peki Sen Hiç Seni Sevdin mi?
Özledin mi Kendini?
Sen Asla Seni Sevemezsin…
ÇÜNKÜ SEN BEN DEĞİLSİN….
Bilemedim…
Hava hayli sıcak…
Bir buğday tarlasında sele serpe uzanıyoruz, yan yana…
Gökyüzü gümüş rengi…
Başaklar düşlediğin sarı, hepsi olgunlaşmış…
Bir tılsımlı şarkı söylüyorlar bize,
Duyuyor musun?
Haklıydın, ben korkular ülkesinden gelmiştim…
Yüreğim her gün biraz daha korkuyla kaplanırken
Senden uzak…
Yapayalnız…
Bu yürek sevgiye o kadar açtı, o kadar yalnız…
Bilemedim…
Hangi şarkılarla, hangi mısralarla sevilir bir adam…
Bilemedim…
Bir adam beni bu denli derin, bu denli ağır, bu denli tuhaf sevmedi…
İçimin derinliklerinde hissettiğim bu soluk sana mı ait?
Tenime dokunan, her dokunduğunda irkildiğim…
Bir yokluğa alışkındım yıllardır…
O yokluğu keşfetmekle ömür geçirdiğim…
Sen miydin o, yoksa tanrısal bir dokunuş muydu seni sevmişliğim…
Bilemedim…
Meğer sevilince daha çok içi acırmış insanın…
Aşk…
Sevilen olmak…
Ben hep sevince canım yanar sanırdım…
Ama sevilen olmak ne kadar da ağırmış…
Bilemedim…
Yanımdasın, yanı başımda…
Üstümüzde gökyüzü, altımızda toprağın serinliği…
Buğday başaklarının sesi eşlik ediyor sevdamıza…
Duyuyor musun?
Bir gözyaşı süzülüyor yanağımdan…
Sevilmek ne kadar büyük bir ağrıymış Yarabbi!
Ne kadar büyük bir yükmüş omuzlarımda…
Güçsüz ve incecik omuzlarıma yüklediğin bu aşk…
Verdiğin bu armağan…
Taşıyabilir miyim onu Yarabbi…
Taşıyabilir miyim onu…
Taşıyabilir miyim onu…
Taşıyabilir miyim?
Bilemedim…
|
|
Masum bir melek gibi uyuyordun dün gece. Dışarıda birden anlamsız bir rüzgar fırtınası çıktı. Balkon kapısını kapatmak için kalktım ve sen açtın gözlerini bana.en çok sevdiğin yeşil tişörtün vardı gene üzerinde terler içinde kalmıştın..uzun bi aradan sonra düşler ülkeme girmeyi başarmıştın..
Şimdi gözlerimde yağmur yüreğimde hüzün var
Nereye baksam her yer senle dolu
Beynim bütün işlevlerini unutup sadece seni düşünmekle programlanmış gibi
Sadece sen
Her şeyi düşünüyorum, her ayrıntıyı her sözü her cümleyi, her gülüşü her gözyaşını düşünüyorum
Düşündükçe dahada bi artıyo yüreğimdeki sızı
Bütün isyanlarımı savuruyorum neden diyorum hep neden
Ben böyle severken neden
Hep uzattım elimi sana ama her defasında boşluğa düştü o el
Sen uzaktın bana hep uzakları özledin
Aynı yastığı paylaşırken bile uzaktı düşlerin
Oysa ben hep seni düşledim… sen arkanı dönüp yattığında hiç haberin olmadan saatlerce seni izlerdim ve dualarım eksik olmazdı dilimden
Gözyaşlarım hep yastığımla dost olmuştu, ama ben yinede hep seni düşler ve yanımdayken bile seni özlerdim.
Her halini ezbere bilirdim
Her sabah gözlerimi açtığımda yanımda sen varsan bugune şükrederdim
İşe geç kalmayasın diye daha erken kurardım saati. Elbiselerini hep önceden ütülerdim, ne giyeceğine karar veremez bana sen seç derdin.
Uyandırmaya kıyamazdım seni hififçe saçlarını okşar ‘hadi hayatım kalk’derdim. Öyle çok isterdimki yanağına bi öpücük kondurmayı sen çok kızardın ve ben korkar öpemezdim.
Küçük yaramaz bi çocuk gibi nazlanırdın, kollarıma koyardın başını birazcık daha uyuyacağım deyip kapardın gözlerini. Veben öyle mutlu olurdum ki oanda rabbime teşekkür ederdim. Her sabah biraz bahçede oturup küçük kara kediyi severdin. Veben için için ağlardım. Nolur allahım nolur benide bu kadarcıkta olsa sevsin derdim. Ama sen sevmezdin
Sen o uzun köşeyi dönene kadar ben bakardım ardından ve bir el sallayıp kaybolurdun.
Bütün gün seni düşlerdim ve sen uzakları düşlerdin.
Akşam işten dönüşünü bahçede beklerdim. Saatler geçerdi sen gelmezdin. Yabi arkadaşında olurdun yada bi akrabanda
Ama ben hep seni beklerdim.
Hava kararmaya başlayınca sen görünürdün köşe başında. Ben bi telaş bi heyecan , hemen penceredeki yansımama bakıp üstümü başımı düzeltirdim. Hep aynı heyecanla severdim seni.
Her gelişinde boynuna atlamak isterdim ama sen uzakları düşlerdin ben yine başımı önüme eğip allah’ım derdim. Nolur allahım nolur.
Sen her bahçe kapısından çıktığında dört tane sahipsiz köpek dolanırdı ayaklarına. Onlarda sevgi beklerdi senden ve sen onlarıda severdim. Yine benim içim giderdi.
Halbuki bende onlar kadar yalnız, onlar kadar sahipsiz, sevgisizdim. Saatler geçmek bilmezdi akşamları müzik dinlerdim, çayımı demlerdim bide sigaram varsa mutlu ederdi bunlar beni ve seni kağıda dökerdim. Hiç önemsemediğin şiirlerimi yazardım sana. Nasıl sevdiğim yazardı o şiirlerde, yüzüne söyleyemezdim çünkü sen uzakları düşlerdin. Söyleyeceğim zamanlarda sırtını dönüp kapatırdın gözlerini ve ben içimdeki yangınları dindiremezdim.gözlerime baksan anlıcaktın seni nasıl sevdiğimi ama yüzüme bile bakmazdın.
Uzaklara bakardı hep gözlerin
Beni böyle sahipsiz beni böyle vatansız, beni böyle sevgisiz bırakıp hep uzakları düşlerdin
Veben hep seni düşlerdim bigün derdim bigün. Dilimden duamı hiç düşürmezdim. Yüreğimden sevgimi hiç eksiltmezdim
Bigün derdim
Ama o bigün hiç olmadı ellerin kayıp gitti avuçlarımdan başka ellere | |
ARTIK ZAMANLAR'IN MAVİSİNE...
|
15/10/2007 - Ayrılık Gelmeden Git Sen...
Ayrılık Gelmeden Git Sen
kimsesiz bir gökyüzüne lâl bir dilin tüm sesiyle haykırması kadar sağır, karanlık sularda,bir âmânın gözlerini araması kadar kör; yani anlamsızlığa yeni anlamlar yükler gibi yalnızca yalnızlığa anlatıyorum kendimi… çıkmaza düşmüş şiirlerin koynunda bir uzun yol oluyor kalemden süzülen her harf her hece aklımın kabristanlarında yankılanan sahipsiz bir ölüm çığlığı, masumiyeti sesimde eskiyen… ve dudaklarımın ucunda bitmek bilmeyen acılı tiryakilikler ve sonrasızlığın deminde keder dökülüyor kağıtlara hâsılı aşk; ölü doğmuş bir çocuk şimdi yüreğimin sevda çukurlarında… hadi yâr kendini al gecelerimden al ve git! zaten bir uzak düştü benimki; ertelenmiş zamanlarda resmedilirken mavinin imkansızlığı, şiirler nice sevdaya küs bakış hüküm giymişken, ezbersiz acılar eşliğinde gözlerinde tükenmek ve ölebilmek kirpiklerinin iz düşümünde hani meçhul bir izbede seninle el ele…! oysa mutluluğu çoktan rehin bıraktım ben bilmem hangi şehrin emanetçisinde ve senden habersiz, adından acılar türetiyorum şimdilerde… dilimin ucuna geliyorsun bir zaman yaşamak soruyorsun! yaşamak; kör bir sancıdır sol yanımda, dönüşsüz bir türkünün kambur sesinde yitip giden…! ve dinledikçe kendimi, kâbus olup büyür geceler karanlığın uğultulu yollarında… ben kaçmak isterken her şeyden gözlerin adına kendime sefer üstüne sefer eylerim. sana çok benzeyen bir şehir olur geçtiğim her yer her yer öylece uzar gider içinde gözlerimin ve bizden çok uzakta mevsim çömezi bir haziran sonbahara uyanır şehr-i İstanbul, gözlerinde bir mavi yangın ve saçlarından dökülür martılar Üsküdar’da pasaklı bir deniz kızının sâhi martılar diyordu bir şair: “martılar ki sokak çocuklarıdır denizin” yani öylesi kimsesiz ve unutulmuş yani morarmış kanatlarında münzevi bir hayat taşıyan sonrası geç kalmış yaşanmışlıklarda bulutsuzluğa prangalı bir çift yağmur damlası, yağmasın diye kulelerde saklanan..!
işte böyle “can” dediğim: yetim çocuklar hüznünde kâhır yüklü gölgeme çokça sahiplik etmişken bedenim, yorgunluğun kıyısında hüzün olup işlenmişim ömür gergefine… çapulcu dillerin nazarında sevdaya zûl libaslar giyinen, uğursuzluk alâmeti koca bir hiç’miş adım… ötesi yok! gurbet yokuşu ağlamalar pazarında iki damla gözyaşıymış bedelim ve soyunup benliğimden elem üstüne elem giyinmiş sana pervane yüreğim gözlerimde gözlerini ateş bilip yanmışım öylece hiç ses etmemişim meğer ne çok kedermiş gözlerinin içinde tutuklu kalmak..! lâkin sevmişim işte her şeyden ve herkesten öte sadece sevmişim seni… ama sen kendini sök düşlerimden sök ve git şimdi! yolların koynunda başımı yaslayıp ölümün yamacına bunca acıyla yoldaş olmuşken ben sen kaç benim kalabalığımdan ve bir intiharın şafağında sesini sil şiirlerimden olmasın dönüşü gittiğin yolun kalemi kırılmış gelişlerin hükmünde sonsuz bir gidişle unutmalara aç yüreğini, yüreğini toparla yüreğimden cellat bayramı asılışlarda nasırlı urganlar kuşanmış şiirlerde seyreyle yüzümü ve zamana not düşsün akreple yelkovan yüzün kalbimin ortasında yalnızlık yazgısı yemin olsun ki belki arınıp mezar kalabalıklardan ben yine ben olurum…! yağmurlu bir gökyüzü akşamı hani olur ya! düş yorgunu bir martı gelir de hatırlatırsa beni “ziyan ömürler kucağında kendine has ölümler büyüten bir deli çocuktu” dersin… hadi git şimdi git ki gözlerine “ayrılık” değmesin…! | |
Sen gittin ya,
Düştüm en derin dipsiz kuyulara...
Gözyaşlarımı sattım yağmura...
Uykumu haşarı çocuklara...
Ve umudumu karanlıklara...
Sen gittin ya,
Güneşi darağacına astım...
Hayallerimi kaldırdım,tozlu raflara...
Özlemlerimi ateşe verdim,bir kibrit kabında...
Sen gittin ya,
Kapattım maziyi kör sandıklara...
Saçlarımı kestim tek tek makasla...
Kalbimin anahtarını attım uçurumlara...
Sen gittin ya,
Azad ettim gönlümdeki güvercinleri...
Hani gittin ya,
Pembeler eski pembe,maviler eski mavi değil artık...
« Önceki | Sonraki »
16/10/2007
Yağmur yağıyor hem de çok yağıyor... Yaşadığım şehirde tam da şu anda... Bardaktan boşalırcasına,parçalanırcasına,deli gibi... Dinledim,epey bir dinledim... Ben de şimdilerde birçok insan gibi hep eskileri özler oldum... Ama şimdi durduk yere yağmur hatırlattı bana bunları... Hiç köyde yaşamışlığım yoktur,hep şehir de yaşamışımdır... Fakat köyü arada bir de olsa 10-15 günlüğüne ya da bayramlarda da
olsa tanımışlığım,havasını solumuşluğum vardır... Ben daha çok yaz tatillerinde yayla da anneannemin yanında olurdum... Köyler yazları insizleşirdi,genelde herkes yaylaya çıkardı... Yaylaya çıktıklarında köyü,köylerinde yaylayı özlerdiler... Güzeldir köyler,insanlar güzeldir oralarda... Gözleri bile bir güzel bakar... Yolda izde şehirlerde ki gibi sanki aybaşını getirememiş memurun,bakkaldan, manavdan köşe bucak kaçıp saklanması gibi kaçmazlar kimseden... Aksine sarıldılar mı insana,sadakat fışkırır sanki her yanlarından... Havası,suyu herşeyi bir başka mutluluk verir insana... Yağmur depreştirdi ben de bu duyguları... Yağmur yağdığı zaman köy de olacaksın... Köyün işini,gücünü kimse sevmez ama yaşamına tutulan kolay kolay bırakamaz... Yağmur yağdığı zaman,üzeri sacla örtülü bir evde olacaksın... Yağdıkça yağmur sacın üstüne,pıt pıt diye damlalar damladıkça sanki
ahenkli bir müzik dinler gibi insan huzurun en güzelini bulurdu... Çok severek dinlerdim... O esnada bir de güzel çay demleyeceksin... Camın önüne sandalyeni çekip,hem çayını yudumlayıp,hem yağmura
minnettar olup hem de karşıda ki yemyeşil dağları seyredeceksin... Ahhh öyle özler oldum ki... Yazarken bile insanın burnunda tütüyor o dağlar... Gözünü sevdiğimin güneşi de bir başka... Tahta evde,sımsıcak,riyasız insanlarla akşamdan kalma derin bir
sohbetin,derin bir huzurun ardından uyumak... Ve sabah karşı dağlardan doğayım mı,doğmayayım mı diye nazlanan fakat sistemin emrettiği üzere doğmak zorunda olan altın küre... Mis gibi oksijen ciğerlere dolarken,tahta evin tahtalarının arasından
odaya sızan ışın şeklinde güneş ışıkları... İnsanın gülen bir yüzle,mutluluktan çarpan bir kalple uyanmasına sebep olurdu... Bu mutluluğu tatmak için de muhakkak tahta bir evde uyuyacaksın... Büyüklerimiz derdi ki; beton evde yatan sabah hasarlı kalkar ama
tahta evde yatan ölü bile olsa canlanır sabaha... Sabah uyanınca yüzünü buz gibi suyla yıkamak ama musluktan akan su ile değil... Küçük bir göl ya da tertemiz bir dere kenarında... Ardından yine güzel bir çay,kısıtlı sofralarda herşeyin sanki bal gibi yenilmesi... Sonra yemyeşil dağlar ile mavi gökyüzünün tam da kesiştiği noktadan
akarmış gibi görünen şelale... Dağlardan aşağıya akardı,köpük köpük... Ormanlık arazide mis gibi çilek kokuları arasında çilek toplamak... Öğleyin buz gibi soğuk ayran,üzerinde hala dumanı tüten köy fırınında pişmiş sıcak ekmek ve taze tereyağı... Yeme de yanında yat,başka birşey aramaz insan... Sonrasında serander'e çıkılıp,gizliden içilen sigaralar... Yangın tehlikesine karşı,itfaiyeden bile dikkatli davranılması... İkindiye doğru otlaklarda otlayan hayvanları nazlatma merasimi... Ayy sen sarıkız mısın,ayy sen kınalı mısın diye diye,hayvanların daha bir otlayası gelir... Birçoğunun alnında koskocaman bütün alınlarını kaplayan bir mavi nazarlık... Boğazlarında küçük ziller,renkli boncuklar,sanırsın ki otladıkdan sonra düğüne gidecekler... Sonra akşama yakın mümkünse tek başına tepede oturup,koskoca varlığını yokluğa dönüştürmek üzere iki dağın arasında sancılar içinde batan güneşi seyretme... O kızıllık...
Dudaklarda bir türkü... ''Ben seni sevduğumi da dünyalara bildirdum, Ben seni sevduğumi da dünyalara bildirdum, Endurdun kaşlarıni babani babani mi eldurdum''
Eskilerin deyimiyle cigaradan derin bir nefes çekmek... Huzurla harmanlanmış bir yürekle hayata atılan küçük sitemler... Sonra kalkıp usulca,yavaş yavaş adımlarla yürümek,güzel sohbetler eşliğinde geçecek bir akşama merhaba demeye... Geçtiğiniz yerlerde her bir adımda bir sukünet,bir derin huzur,bir çocuk kalbi... Akşam gidip çeşmeden su almak ama çeşme başında sevdalık eden kızları rahatsız etmeden... Şehir insanının belki de hiçbir zaman bulamayacağı tertemiz sevdalara dokunmadan... Sonra akşam mısır ekmeği ile yenilen süzme yoğurt... Ardından kendini dışarıya atmak,ay'ın aydınlattığı turkuaz gecede kollarını başının altına yastık yaparak milyonlarca yıldızı seyretmek.. Ahhh yağmur ahh sen bu akşam bu şehre bu kadar yağmasaydın ben
de bu kadar özlemeyecektim köyleri,güneşi,şelaleyi,otlayan inekleri,kaçamak içilen sigaraları,sanki kaburgalarımı kıracak gibi candan sarılan insanları,yıldızları... Yağmur sen bu akşam bu kadar yağmasaydın,ben bu kadar özlemeyecektim...
Bu yazıyı okurken mümkünse eğer,rahmetli Kazım Koyuncu ve Şevval Sam'ın birlikte söylemiş oldukları ''Ben seni sevduğumu'' adlı türküyü dinlerseniz... Belki kendinizi oralarda hissedersiniz benim gibi...
29 August
HERKES KENDİ BÜYÜSÜNÜ YAPSIN
Herkes yekinsin yerinden ince, uzun ve derinden bir kozmik sızıyla oğluyla ve kızıyla helalleşsin pulsarlar ısnırında ya da kendi elleriyle yonttuğu ve gözleri ışısın diye yarıp geceyi ekvatorundan binsin bir seyfert galaksisine terkisine bin gözlü ve bir muhtevalı heybesine doldurup kendisini ve kendi totemine tapsın atıp remilini ikizler çelişkisine az madde ve çok enerji katıp fal oklarına kör iblisin yapışsın eteğine 999 yaşlı bir cinin ve kendi yonttuğuna tapsın
veya herkes kendi büyüsünü yapsın N/. Nemli açılsın kadimin ifritlerden bir ifrit tahtı taşısın diyarı saba’dan oğuldan ve babadan vazgeçip herkes relatif bir kaderin hududunda ya da akşamın alacası veya sabahın ağarması kadar bir zaman aralığında durup kehanet aparsın koparsın şıhabın cantelini elini tutsun nostra’nın sonra vaktin tensoruyla zihninde ağır ve fantastik bir soruyla yontsun ebabilin attığı taşı ve kendi ebrehesine tapsın
veya herkes kendi büyüsünü yapsın
Sen hiç sevdinmiki,
yada ben hiç sevmişmiydim?
Farkındamısın bilmem,
Seni seven bir kalbin izini,
Nasıl sildiğini,
Sana bakan yaşlı gözlerin nemini,
Nasıl kestiğini,
Yada ne bileyim işte,
Bir şairin şiirinde
Nası mısra mısra döküldüğünü,
Beyaz bir sayfaya,
Nasıl dizildiğini,
Nasıl görebilirsinki,
Görmedğin yanlızca omu peki,
Kayan bir yıldızın,kayma sebebi,
Bununda suçlusu benmiyim yoksa...
Aşkı aşksız yaşamak bensem,
Gözyaşı dökmesi gereken sen,
Aşkın hastalığına düşen sensen,
Bunu tedavi etmesi gereken ben,
Yanlızlığın adı aşksa,
En büyük aşk bestesi ben olsam gerek,
Ha bir de,
Aşk şiirin bir parçasıysa
Bunun senfoniside ben olsam gerek,
Dinleyende tabi ki sen,
Aşksız aşkın diline batmaksa,
Kuş gibi havaya uçmaya çalışan Mutlaka sen.... 21 August
Gözyaşlarımın oyuna gelmiş olsamda
Uçsuz bucaksız denizde yol alıcak olsamda
Karanlık gecede yok olucak olsamda
Buğulu gölerinden süzülen
İki yaş damlası
Ben olsun sana
Onlarla umutlarla yaşa
Ben karanlığın prensesi olsamda
Seni güneşin olduğu yerde bıraksamda
Yüzünü gözlerimden silmeye çalışsamda
Bana el sallayan
Gözyaşınla ıslak bu mendil
Sen genede
Bekle beni gelmeyeceğim!
Sözlerin acıtmaz canımı bağır
Ağla dayanırım ağla
Bi ömür boyu ağlıycak olsanda
Sen genede
Bekle beni gelmeyeceğim!
Bu sözlerim bencilce olsada
Duygularım karanlıkla yok olsada
Gözlerini unutsamda
Unutma gözlerimi
Sen genede
Bekle beni geleyeceğm!
Son nefesinde yorgun bdeninle olsanda
Ölüm kapına dayansada
Gözlerindeki tek hatıra gözlerim olsun
Ben karanlıkla bi hiç olmuş olsamda
Sen genede
BEKLE BENİ GELMEYECEĞİM!
Bendekİ Sen..!
Aralasam penceremi usulca sokulur musun geceme..? Dönsem yüzümü rüzgara ve sana.. Çeksem bana sunduğu kokuyu,\\\"seni\\\" taa içime.. Islansa dudaklarım özleminin akıttığı gözyaşlarıyla.. Hayalin canlanıp siler mi parmak uçlarıyla..? Sokulsam usulca koynuna.. Nefes almaya korkarak dalsam gözlerine.. Hiç kıpırtısız,heykele dönüşmüş bir bedenle gidersem özlemimi.. Susmasan.. Hep konuşsan.. Anlatsan bana beni.. Sendeki hikayemi..belki de bizi.. Usulca haritasını çıkarsam yüzünün parmaklarımla.. Küçük buselerle teyid etsem çıkardığım her adresi.. Ve sen olsam..Sendeki ben olsam.. Benim olsan.. Damarlarıma doldurduğum sen ile uzasa gece.. Biriktirdiğim kelimelerimi döksem bir bir.. Toplasan benden dökülenleri..alıp yüreğine yerleştirsen.. Tıpkı hep hayal ettiğim gibi.. Şımarsam azıcık ama fazlasıyla seni şımartsam.. Öpsem..Koklasam..Sımsıkı sarsam.. Yetinmesem gördüklerimle aksam içine nefesinle.. Sen olsam.. Ah sen olsam.. Başkaldırsam herşeye yaşananlara inat.. Dimdik dikilsem mazinin önüne.. Kazısam hiç olmamış gibi.. Yok etsem.. Dolaşırken parmakların saçlarımda kondurken küçük buselerini omuzuma mayışsam.. Sımsıkı kilitlediğim gözlerimde oluşturduğum hayal dünyamızda kanatlansam.. Seni de sürüklesem peşimden konduğum her buluta.. Sek sek oynasak elele.. Gülsek.. Eğlensek.. Çocuk olsak birlikte.. Sonra sen yine bir anda büyüyüp bastırsan sıkıca göğsüne beni.. Nefesimi kessen.. Ürpersem hissettiğim teninle.. Uzun iç çekişlerle kokunu çeksem ciğerlerime.. Huzur olsan..Huzurum olsan.. Canıma katasım var seni yine.. Hadi kat kokunu rüzgara yolla bana.. Ta uzaklardan buralara
Ya da daha iyisi bak gözlerimin içine
İlk gördüğümdeki gibi, bakarak uzat elini..
İnan çok özlüyorum seni.... Gitsem diyorum, biraz ölsem ...!! 
İskelenin en ucundaki, en gıcırtılı tahtanın üstüne oturmuş, denizdeki nereye gittiklerini bilmediğim, bilmeyi de istemediğim parlak renkli balıklara bakıyorum. Bir süre izleyebiliyorum ancak onları, sadece bir yere kadar görebiliyorum, sonrası görünmüyor.  Nedense her düşüncemin arkasına bir olumsuzluk eki katılıyor bu günlerde... Devrik düşüncelerle pekiştiriyorum bu ruh halini. Düşüncelerimin bağlaçları yok, sırf kafiyeli olsun diye kurulmuş iki yabancı cümle gibi birbirinden kopuk ve anlamsızlar... Hava sıcak, su ılık, toprak soğuk, ben yanıyorum. Gitsem diyorum, şöyle yağmurları olan uzak bir yerlere...
 Günahlar gözyaşlarında yıkanır, diyor birisi, yağmurlar kadar çok gözyaşları istiyorum o zaman diyorum içimden... Ve eğer ağlayabilseydim ne yağmuru ne de küçük bir ağacın en küçük yaprağına düşen yağmur damlasının süzülüşünü bu kadar çok sevmezdim herhalde...
Gitsem diyorum, balıklarda gitti zaten.
Yıllardır tanıdığım, bana yabancı olan bu evin derin sessizliğinde aslında normal çıkan bütün seslere bile bile kulak verip, kendi kendimi bile bile korkutuyorum. Sonra korkuları susturmak için, kendi kendimi susturup sadece yüreğimi seslendiriyorum, çünkü duymak düşünmekten daha az üzüyor insanı. 
Yüreğini ve beynini sırtlanmış, yükünden yorgun adamların halleri geliyor aklıma. <******> Herkes uyurken korkuyorum, sessizlikten, sessizliğimden...
Gitsem diyorum acıları alıp, yalnızlığa sarılmaya..
Yıllardır bilip tanıdığın, yanlış şehirde, doğru otobüse binip, yanlış durakta indiğini fark ettiğinde yürümek zorunda kalmış gibi, geçte olsa gitsem diyorum... 
Ve senden daha değersiz olan anlamsız şeylerin bekçiliğini bırakıp, ayağını acıtan ayakkabılara, sıcağa, fırtınaya rağmen ne varsa yakıp yıkıp ardına bakmadan yürümek gibi...
GİTSEM DİYORUM BİRAZ;ÖLSEM...!!! YANGIN HER AŞKIN YOLU
SEVDİM GÖRDÜ GÖZLERİN KARANLIK KUYU
DÜŞTÜM ÖLDÜM.
AH GÖNLÜN ŞİMDİ BAŞKA YARE MESKEN
AH EL ÇEKMİYOR KARA SEVDAN BENDEN
SEN HANGİ ELDE SEVDA OLUP AÇTIN?
BEN KARLI DAĞLAR MİSALİ YANLIZIM
YOK BİR SİTEMİM
HAYATTA HERŞEY KISMET
SOLDU GENÇLİĞİM ÖMRÜMÜ AŞKLA ZİYAN ETTİM
AĞLA GÖNLÜM NASİP DEĞİLMİŞ VUSTLAT
RAHAT UYU YAR SANA HAKKIMI HELAL ETTİM
DÖNÜLÜR GÜNLERE ACI RENKLERE AYRILIK ÖYLE ZOR ALIŞAMADIM.
MUTSUZUM YANLIZIM NERDESİN NERDE.
GERİ DÖN NE OLUR ÇILDIRICAĞIM.
YOKSUN GÜL KURUSU AKŞAMLARIMDA.
YOKSUN SEN MUHTAÇKEN YOKSUN YANIMDA.
SIĞINDIM ÇARESİZ HATIRALARA.
GERİDÖN NE OLUR ÇILDIRACAĞIM.
HASRETİN ÇIĞ GİBİ DÜŞER KALBİME,
HAYALLER YORULUR DALĞIN GÖZÜMDE
TAHAMMÜL KALMADI ARTIK GÖNLÜMDE
GERİ DÖN NE OLUR GERİ ÇILDIRACAĞIM.
|